Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi'nin (BMİHK) “1967'den bu yana işgal edilen Filistin topraklarında insan haklarının durumunu” araştırmakla görevlendirdiği Özel Raportör Francesca Albanese, raporunu 25 Mart 2024'te İHK'nin 55. oturumuna sundu. 25 sayfalık rapor, 7 Ekim 2023'ten raporun yazıldığı zamana kadar geçen beş ay içinde Gazze'de olup bitenleri özetliyor: “İsrail, beş ay süren askeri operasyonlar sonucunda Gazze'yi yerle bir etti. 13 binden fazlası çocuk olmak üzere 30 binden fazla Filistinli öldürüldü. Akıbeti bilinmeyen 12 binden fazla kişinin öldüğü varsayılıyor. 71 binden fazlasının yaralandığı tahmin ediliyor; bunların çoğu hayatlarını değiştirecek sakatlıklara sahip. Yerleşim alanlarının yüzde 70'i yıkıldı. Nüfusun yüzde 80'i zorla yerinden edildi. Binlerce aile yakınlarını kaybetti ya da yok oldu. Birçoğu akrabalarını gömemedi ve yasını tutamadı; cesetlerini evlerinde, sokaklarda veya enkaz altında çürümeye bırakmak zorunda kaldılar. Binlerce kişi gözaltına alındı, sistematik olarak insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz bırakıldı. Gelecek nesiller hesaplanamaz kolektif travma yaşayacak.” Ve şu sonuca varıyor: “Şiddet kalıplarını ve İsrail'in Gazze saldırısındaki politikalarını analiz eden bu rapor, İsrail'in soykırım işlediğini gösteren eşiğin aşıldığına inanmak için makul nedenler olduğu sonucuna varıyor. En önemli bulgulardan biri, İsrail'in idari ve askeri liderliği ile askerlerinin, Filistin halkına yönelik soykırımsal şiddeti meşrulaştırma çabasıyla jus in bello (savaş hukuku) ilkelerini kasıtlı olarak çarpıtarak koruyucu işlevlerini alt üst etmesidir.”

SOYKIRIMCILIĞIN KAYNAĞI YERLEŞİMCİLİK

Filistin'deki Yahudi yerleşimciliği ile Amerikan yerlilerinin soykırımı arasında benzerlikler kuran rapor, soykırım niyetinin ve uygulamalarının “yerleşimci sömürgecilik ideolojisinin ve süreçlerinin ayrılmaz bir parçası” olduğunu belirtiyor. Buna göre, yerleşimci sömürgecilik yerlilerin topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmeyi amaçladığından, “yerli halkların varlığı bile yerleşimciler için varoluşsal bir tehdit oluşturur.” “Kaçınılmaz hale gelen yerli halkın yok edilmesi,” yerleşimci gruptan “algılanan tehdide bağlı olarak farklı yöntemlerle gerçekleşir.” Bunlar arasında sınır dışı etme (zorla nakil, etnik temizlik), hareket kısıtlamaları (tecrit, geniş çaplı hapsetme), toplu katliamlar (cinayet, hastalık, açlık), asimilasyon (kültürel yok etme, çocukların uzaklaştırılması) ve doğumun önlenmesi yer alıyor. Yerleşimci-sömürgecilik “dinamik, yerli grupların soykırımıyla zirveye ulaşan yapısal bir süreç.” Rapora göre, İsrail'in eylemleri, “Filistin'deki yerleşimci-sömürgeci projesinin ayrılmaz bir parçası olan soykırımcı bir mantık” tarafından yönlendiriliyor. Yahudi Sömürgeleştirme Dairesi başkanı Joseph Weitz'ın 1940 yılında söylediği “Bu ülkede her iki halkın bir arada olmasına yer yok. Tek çözüm Arapların olmadığı Filistin'dir. Ve hepsini sürmekten başka çare yok; tek bir köy, tek bir aşiret kalmamalı” sözleri hatırlatılarak, Filistin'de yerli Arap varlığının yerinden edilmesi ve silinmesinin İsrail'in bir "Yahudi devleti" olarak şekillenmesinin kaçınılmaz bir sonucu olduğu belirtiliyor. Rapor, soykırımcılığın arkasındaki ideolojiyi saptamak adına, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun “Büyük İsrail” iddiasını hatırlatıyor. Netanyahu'nun iddiası, rapor belirtmese de Alman nazizminin “lebensraum” (yaşam alanı) kavramının siyonistçesi oluyor. Filistin'in Yahudi olmayan nüfusuna yönelik kitlesel etnik temizliğe yol açan uygulamalar, 1947-1949'da ve 1967'de İsrail'in Batı Şeria'yı, Doğu Kudüs'ü ve Gazze Şeridi'ni yüzbinlerce insanı kitlesel olarak yerlerinden ederek, öldürerek; işgal ettiği köyleri yok ederek, kasabaları yağmalayarak ve sınır dışı edilen Filistinlilerin geri dönüş haklarını engelleyerek gerçekleşti. İsrail, 1967'den bu yana yerleşimci-sömürgeci projesini askeri işgal yoluyla ilerletiyor ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını elinden alıyor. Bu durum, topraklara el konulması, evlerin yıkılması, ikamete iznin verilmemesi, sınır dışı etme yoluyla Filistinlilerin tecrit edilmesi ve kontrol altına alınmasıyla sonuçlandı. İsrail, Filistinlileri sürme ve topraklarını ele geçirme eylemlerini haklı çıkarmak için onları “güvenlik tehdidi” olarak niteliyor.

İSRAİL LİDERLERİNİN KANIT SÖZLERİ

1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nin hükümlerini hatırlatan rapor, İsrail liderlerinin, medyasının, toplumunun soykırımcılığı yansıtan açıklamalarına yer veriyor: Devlet Başkan İsaac Herzog: 7 Ekim saldırısından “oradaki bütün bir halk sorumludur,” İsrail “bellerini kıracak!” Başbakan Binyamin Netanyahu Filistinlilerden “Amalek” ve “canavar” diey söz etti. Amalek, İncil'deki bir pasaja gönderme yapıyor. Pasaja göre, Tanrı Saul'a “Şimdi git ve Amalek'i vur ve sahip oldukları her şeyi tamamen yok et ve onları esirgeme; ama erkeği ve kadını, bebeği ve emziren çocuğu, öküzü ve koyunu, deveyi ve eşeği öldür” emrini verdi. Savunma Bakanı Yoav Gallant, Filistinlileri “hayvan insan” olarak niteledi; Gazze'yi “topyekün suçlu” ilan ederek, “Gazze hiçbir zaman eski haline dönmeyecek” dedi. İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari, “orantısız, ayrım gözetmeyen bir şiddet” stratejisiyle “maksimum zarar” vermeye odaklanılması gerektiğini belirtti. Tarım Bakanı Avi Dichter, İsrail'in eylemini “Gazze Nakbası” (Gazze sürgünü) olarak nitelendirdi. Miras Bakanı Amihai Eliyahu, Gazze'nin “nükleer bombalarla” vurulması çağrısında bulundu. (Gazze'ye beş ay içinde 25 bin ton bomba yağdırıldı. Bu miktar, Hiroşima'ya atılan iki atom bombasına eşdeğerdir.) Likud Milletvekili Revital Gottlieb sosyal medyasında şunları yazdı: “Binaları yıkın!!! Ayrım gözetmeksizin bombalayın!!!…Gazze'yi dümdüz edin. Acımasızca! Bu sefer merhamete yer yok!” İsrail toplumunun çeşitli kesimleri, dini liderler, gazeteciler, sanatçılar ve çeşitli meslek sahipleri (doktorlar ve siyasi yorumcular dahil) benzer ırkçı açıklamalar yaptı. Rapora göre, bu ifadeler sahadaki birlikler tarafından içselleştirildiğine ve bu yönde hareket edildiğine dair ikna edici kanıtlar bulunuyor. İsrail askerleri, İsrail ordusunun sosyal medya kanallarında Filistinlilerden "terörist", "hamamböceği", "fare" diye söz etti. Siyasi liderlerin dile getirdiği “Gazze'yi işgal edin... Amalek tohumlarını silin” gibi sözleri tekrarlayan askerler, “aileleri, anneleri ve çocukları” öldürmekle övündü, tutuklu Filistinlileri aşağıladı, düzinelerce evi havaya uçurdu, mahalleleri yok etti, mezarlıklara ve ibadet yerlerine saygısızlık gösterdi. İsrail Devlet Başkanı ve Başbakanı, İsrail'in “bütün uygar devletler ve halklar adına,” “modern dünyada yeri olmayan bir barbarlıkla” savaştığını, “kötülüğün kökünü kazıyacaklarını ve bunun bölge, dünya ve bütün insanlık için iyi olacağını” ifade ettiler. Bu ırkçı söylem, Filistinlileri “barbar” ilan ederek İsrail'in soykırımcı şiddetini meşrulaştırmayı amaçlıyor. Tarihteki bütün sömürgecilerin yaptığı gibi...

İSRAİL İÇİN ÇÖZÜM VAR MI?

Rapor, İsrail'e destek olan ülkelerin İsrail'in işlediği soykırım suçuna ortak olduğunu vurguluyor. Son bölümde soykırımı durdurmak için önerilerde bulunuyor. Ancak ABD'nin ve Avrupa'nın, soykırım suçuna ortak olma suçlamasına karşın İsrail'i desteklemeyi sürdürmesi, kısa vadede önerilerin uygulanması olasılığını zayıflatıyor. Bunun yanında, Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Güney Afrika'nın açtığı davada İsrail aleyhinde bir karar verirse ve bu karar Güney ülkelerinde daha militanca bir harekete yol açarsa, bir şeyler değişebilir. Raporun da işaret ettiği gibi, siyonist ırkçılık, Yahudilerin tarihten gelen “güvenlik” endişelerini sömürerek İsrail halkını soykırımcılığı desteklemeye ikna edebiliyor. Burada toplumsal bir bilinç çarpılması var: Soykırımcılık İsrail halkının güvenlik endişelerini ortadan kaldırmıyor, tersine siyonist ırkçılık ve soykırımcılık İsraillilerin güvenliğini daha çok tehlikeye atıyor. Aynı zamanda İsrail halkına da baskı uyguluyor. İsrail halkının, dünya halkları içinde güvenli ve başı dik bir yer edinmek istiyorsa, yapması gereken siyonist ırkçılığın kökünü kazımak ve Filistin halkı ile barış içinde birarada yaşamanın yolunu bulmak. Bu da siyonist ırkçılığının esas kökünün bulunduğu ABD ile arasına mesafe koymasını gerektirir. Bu öneri bir hayâl gibi görünüyor. Yakın gelecekte İsrail'de böyle bir hareketin çıkması pek olası değil. İsrail, ABD'nin dünya hegemonyası satrancında kaybetmeyi istemeyeceği belki de en önemli taş. Artık soykırımcı damgasını da yemiş olan İsrail, tarih öncesinden hortlatılmış baskıcı ideolojisinin tutsağı olarak içten içe çürümeye ve çevresini de çürütmeye devam edecek.